top of page
Search

Feminizm’de Öfkenin Gölgesindeki Acı’ya Yer Açmak

  • Sıla Demirci
  • Nov 21
  • 3 min read

Bu yazı hem kişisel bir sorgu hem de feminist tartışmalarda karşılaştığım sıkça tekrar eden bir eleştiriye tanıklık etmem ile şekillendi. Feminizmin öfke üzerinden varlığını sürdürmesi beklentisi ile acı duygusunun feminizmden uzak bir yerde konumlandırılma çabasını gözlemlemek, içimdeki huzursuzluğu yazıya dökmeme sebep oldu. Başta bu süreci Sara Ahmed’in “Duyguların Kültürel Politikası” kitabında ele aldığı yaklaşımla açıklayacak olmayı bekliyordum fakat sanırım daha kişisel bir perspektifle harmanlayacağım bir metin olacak.


Feminist öfkeyi eyleme geçirmenin en kritik başlangıçlarından biri olarak görmekle beraber feminizmin derinlerindeki acı’nın “kadınsı yaralanabilirliği” göstermesi nedeniyle küçümsenmesi ve dile getirilmekten çekince duyulması hem anlayabildiğim hem de eleştirdiğim bir zeminde kesişiyor. Acının apolitikleştirilmesinin, kadınsı yaralanabilirlik kavramını meşrulaştırarak kendini doğrulayan bir döngüye soktuğunu düşünüyorum. Bu nedenle bu metni acı’nın kadınsılaştırılan yanı aracılığıyla değersizleştirildiği atmosferde Sara Ahmed’in kavramlarıyla sentezleyerek kendi feminist perspektifimle görünür kılmak için yazıyorum.


“Feminizmin benim yaşantımdaki ilk canlı hatırasını her zaman Özgecan Aslan cinayetinde yaşadığım dehşet ile açıklamayı tercih ettim. Bu “kadın cinayetine” medya aracılığıyla tanıklık etmeden önce “kadına, kadın olmaya, kadına yönelik şiddete, feminizme, kadın cinayetlerine, erkekliğe” dair en ufak bir düşüncem, duygum varsa dahi onları hatırlamam. Akşam yemeğinde, önümde mercimek çorbası, buzdolabının üstündeki küçük televizyondan izlediğim bu kadın cinayeti haberini ise hiç unutmam. O sırada 13 yaşındaki Sıla’nın hissettiği ne sarsıcı bir acı ne de öfkeydi. Anlamlandıramamak ile anlamlandırmaktan çekinmek arasındaki çizgide korkunun içimde nasıl yer ettiğini hatırlıyorum. Asıl mesele benim için korkuydu. Kadın olmanın, kadın olarak var olmanın ve var olmaya devam edecek olmanın korkusu. Bu dehşet ve korku, sonrasında şekilleneceğini o zaman öngörmediğim ancak şu an anlamlandırdığım feminist bilincimin ilk tohumlarıydı ve öfke ile var olmamıştı. Adını çok sonra koyabileceğim şekilsiz, eciş bücüş bir acının ilk gölgesiydi.” 


Ahmed’in acı tanımında, acı yalnızca bir his değildir, yüzeyler arasında dolaşan, beden ile dünya arasındaki temasın sonucu ortaya çıkan bir izdir. Acı, yüzeyler arasında birbirine çarparak oluşur ve bizden olmayan bir şeye çarparak iz bırakır. Diğer bir deyişle “benim” acım, aslında “ben olmayanın”- “toplumsal ve politik olanın” ta kendisidir. Bu yönüyle acı yalnızca öznel değil, anlamın ön plana çıktığı bir deneyimdir. Bu yönüyle de politikleşmeye son derece açıktır.


“Özgecan ile hissettiğim bu acı kendi bedenimde gözlemlediğim ancak zamanla başka kadınların yaşamlarına, ölümlerine, ölümlerine yönelik sessizliğe ve adaletsizliğin kalbine yönelen bir acıydı. Zamanla nasıl oldu bilmem bu acı ile öfke elbet kesişti ve benim perpesktifimden kendi “feminizmim” şekillenmeye başladı. Bu şekil alma hali durmuş değil.”


Ahmed, öfkeden bahsederken yanlış olana ve adaletsizliğe karşı yükselen, güçlü bir tepkiyi kavramsallaştırır. Bununla beraber yalnızca geçmişe değil geleceğe dönük bir enerji olduğunu savunur. Feminist öfkenin iktidar ilişkilerine, yerleşik normlara meydan okuduğunu ifade ederek feministlerin “duygusallığı” üzerinden damgalanmasının, feminizmi acıdan ve “aşırı öfkeyi yansıtmaktan” uzaklaştıran olduğunu iddia eder. Öfkeli feministlerin mantıksız, aşırı ve tehditkar olduğu; acı ile savunulan feminizmin “kırılganlığına” denk düşen söylemlerde öfkenin mantığın zıddı olmadığı gibi acının varlığının da güçlü olmanın zıddı olmadığını benimsemek kıymetlidir. Acı ve öfkeyi feminizmin içinde bireysel olarak kabul etmek ve aralarındaki ilişkinin duygusal-toplumsal yapısını anlamak önemlidir. Çünkü acı kabul edildiği gibi öznel, öfke ise kabul edildiği gibi yalnızca kolektif değildir. Aksine bireysel ve toplumsal acı deneyimlerinin öfkenin oluşumundaki konumu önemlidir. Çünkü bu öfke politik bir eylem çağrısı için bir itkidir.


“Lisans yıllarımda bir çalışma için 2020-2024 yılları arasında medyaya yansıyan tüm kadın cinayeti haberlerini incelediğim bir dönem oldu. Gece gündüz okuduğum bu haberler, binlerce kadının ölümünü irdelemek, sayısallaştırmak, görünmez bir yaşamın son oluşuna tanık olmak beni derinden etkileyen diğer bir süreçti. Her bir kadının ismine tıklamamla önüme çıkan “günlük haberler” korku, dehşet, ve arkasından acıyı gölgelemek için vuku bulan öfkemin varlığı içinden çıkamadığım bir hale gelmişti. Dünyanın tehlikeli yanını hep biliyor oluşum binlerce haberi inceledikten sonra sanki ilk defa korkuyormuş, acı çekiyormuş ya da acı çekme ihtimalimden bir kadın olarak ilk defa haberdar oluyormuşum gibi hissettirmişti. Alıştığımız korkular, acılar ve öfkeler gün geçtikçe tanıdıklaşır ya, işte o tanıdıklık uçup gitmiş ve hiç kaçamayacağımı hissettiren yepyeni duygular gibi tesir etmeye başlamıştı. Yeni değildi tüm bu duygular. Tüm duygularımın bedenimde bir araya gelmesine olanak dağlayan ortak bir temas bölgesi yaratmıştı.”


Daha sonra Sara Ahmed’in tüm bu duyguları politik açıdan yorumladığı metinleriyle karşılaştığımda şu cümle ile yaşadığım içsel mücadeleyi anlamlandırdım: “Öfke acının yorumlanmasını içerir. Bir şeyin yanlış olduğunu düşünmek öfkeye yol açar. Feminizm ise bu öfkenin nesnesini daha geniş toplumsal örüntüler ve yapılarla ilişkilendirerek bireysel acı deneyimlerini yapısal sorunlarla bağlar."


Kuramsal okumamı aktaracağımı sanarak yazmaya niyetlendiğim bu yazının sonunda acının utanç verici olmadığı, acının hatırasıyla dönüşen öfkenin asıl yakıt olduğunu söylemek, acının da mücadelede yeri olduğunu hatırlatmak isterim. Acıyla, kırılganlıkla, zayıflıkla, korkuyla direniş mümkündür. Güçlü gözüken her sistemin zayıflığı olduğu gibi direnişin de zayıflıkları vardır ve direnişe anlam katar. Öfkemiz, acımızın tercümesi olabilir ve böylece dönüşüm başlayabilir.

 

 
 
 

Recent Posts

See All
Kadın Mağaracılar - HÜMAK Röportajı

HÜMAK’ı kısaca okurlarımıza tanıtabilir misiniz? HÜMAK 1988‘de bir grup öğrenci tarafından Hacettepe Üniversitesi’nde kurulmuş bir mağara keşif ve araştırma topluluğudur. HÜMAK’ı açıklayabilmem için

 
 
 
Swan’s Heavy Wings: Black or White? ...and both...

Centuries are spent by dilemmas which were presented to society behind a Dualism mask. Yet this dilemmas’ burden was mostly carried around by women, since even the body suffered against the mind for i

 
 
 
Style

Clapping sounds in the background As I put my concealer on The blush will turn me into a cute one Yet the lips are tricky Too easy to categorize Thus must be careful Not too red Not too big Nor small

 
 
 

Comments


bottom of page