Saç
- Fatmanur Soydaş
- Nov 21, 2025
- 3 min read
Saçlarımı tarıyordu. Elindeki kemik tarak, sert saç uçlarımla adeta kavga ederken kafamı sabit tutmak —dik başlı olmak— benim için, acının nereye çekerse oraya gitmesine izin vermekten daha zordu. Türkçe bir türküydü dilinden akıp beynimde sonsuza kadar konuşlanan; öyle bir müzik ki, şimdilerde dahi yarım yamalak mırıldanır, keçe saçlı o çocuğu hatırlamaya çalışırım. Sözleri her mırıldayışımda değişir, notalar kayar gider; ben uzaklaşmaktansa kendime daha da yakınlaşırım. Çünkü o da böyle yapar; unutmaya korktuğu dile, yer yer unutamadığı dili ekler, Lazca birkaç kelime söylerdi.
Şimdi saçlarım ipekleri kıskandırırken, beyaz sabunun kokusu beni içinde olduğum yerden korkutup kaçırır. Bir tek kemikli tarak tutan ellerin sözleri beni sabit tutar, suskunlaştırır. Çünkü anneannem dedi ki:
“Kadın olmak böyledir; saçından başlar hicap ve ayak ucuna kadar takip eder tüm benliğini.”
Her sene kestirdim saçımı yetişkinliğe eriştiğim günden beri. Çünkü saçlar anıları tutmuyordu; ben, saçlarıma tutunuyordum kendimi bildim bileli. Uzadıkça boğazıma sarıldı her şey, ve ben susturulduğum kuleden kaçabilmek için kökünden kestim saçlarımı, ardından da yere doğru bıraktım bedenimi
Elimde tek bir çantayla geri döndüğümde, derme çatma tahtalarla tutturulmuş o evde, anneannem rengi güneş yanıklarıyla solmuş tahtında bağdaş kurmuş; her zamanki ihtiyatlı, bir o kadar da düşünceli ifadesiyle patik örüyordu. Kırmızı iplik işaret parmağının etrafına öylesine sıkı dolanmıştı ki beni azarlamak için kalkamadı; yalnızca gözler bütün varlığımı süzdü. Üzerimdeki kıyafetler, bunca yıllık ihanetlerimin temsili kostümüydü. Parmağımdaki eksik yüzükse anneannemin en büyük kıskançlığıydı. Bu nedenle başımı eğip dizlerimin üzerine çöktüm; eteğinin üzerindeki bağdan, bahçeden kalma otları temizlemeye koyuldum.
Bu, ölümlü bir varlığın zamanın efendisi karşısında sunduğu aciz bedeniydi. Kudreti karşısında sunabileceğim kıymetli bir şeyim kalmamıştı. Yazması beni işlemeli gerdanlığımdan, kınalı parmakları ojelerimden utandırıyor; tutturduğu ninnideki tek bir kelimeyi dahi hatırlamamak ise kendimden utanmama yetiyordu. Bütün bunlar bana çoktan ağır gelmemişçesine, kırmızı koltuktaki sigara yanığı ve minik tırnakların söktüğü ilmekler gençliğimi sergiliyor, benimle alay ediyordu.
“On yedimde evlendim. Koştum; sonra yürümekten korkarak hep koştum. Yakalarlar sandım. Yalnız mutfağı değil, evimin, bağımın, köyümün her bir köşesini ezberledim; ve ben yönettim çünkü onları ben canlı tuttum. Siz tek bir çantayla döndüğünüzde anahtar o kapıyı açabilsin diye, doğduğu anda öle yazan bu organizma için kendi kanımı döktüm. Şimdi sen anlat: kaçaklar ne yapar?” dedi anneannem.
Ben de anlattım. Anlattıkça saçım yer yer kulak hizama kadar çıktı, sonra durmadı; uzadı, belimden yakaladı, sertleşti. Sonra sözlerim makas oldu; saçlarım omuzlarıma düştü ve eğik kafam onun kucağına bıraktı bütün yükünü.
Kabullenemezdi. Kabul etmek istemezdi.
“Kökünden çözelim.”
Ben efendim, bir cümlede özneyi söylediği anda sonunu bilirim. Hayır... Ben efendim, sustuğu anda aklını okur; konuşmasına fırsat vermeden onu mutlu ederim. Fırlayarak ayağa kalktım, rutubet ve çay kokan yatak odasına girdim. Beyaz keten gecelik yatağın üzerinde beni bekliyordu. Kulağımdaki uğultuyu susturmaya çalışırken, gözlerime dolan yaşları yutkuna yutkuna dindirmeye çabaladım. Ellerim titriyordu... ya da bütün vücudum sona yaklaştıkça üşümeye başlamıştı. Elimde beyaz sabunu iyice sıkarak güç almaya çabaladım, banyonun iskemlesine otururken. Bedenim daha da çıplak kalıyordu ve su her yerime nüfuz ederken giderden kaybolanlar yine de berraktı.
Kurbanlık koyun hatırlar mıydı öleceği meydana nasıl çıkartıldığını; yoksa gözündeki bağ onu korur muydu acılardan? Boleyn mi daha az korkmuştu, İphigenia mı? En çok ben korkuyordum. Çünkü gözüme cehalet bağını takamamıştım. Her şeyin farkında yürüdüm, beyazlar içinde. Benim kadar utanmaz kırmızı koltuk boştu; eski sahibesinin sonu için. Usulca oturdum kenarına, dik durdum; rahat hissedemezdim. Efendim elinde dedeme ait bir makineyle geldi, omuzlarımdan tuttu, aşağı bastırdı beni. Öylesine sertti ki bu hareket; koltuk, utancı taşıyamayıp bizi yutacak sandım içine gömüldükçe. Ama sadece kırık yayın üst baldırımı kanattığını hissettim. Derin ve son bir nefes aldım, kınalı eller kafam gittiğinde.
“Saçların… Saçların çok uzamış. Kesmek lazım gelir.”
_edited.png)
Comments